Gülağ ÖZ Gülağ ÖZ

gulagoz@gmail.com | Yazara E-Posta Gönder!

10 Aralık 2011 | Okunma : 2064

Hallac-ı Mansur

HALLAC-I MANSUR

İslam tasavvufunda kimilerinde büyük bir hayranlık, kimilerinde de nefret uyandıran, ama özünde tasavvuf felsefesini sarsan, ona yeni biçimler, yeni görevler, yeni işlevler yükleyen bir dehadır Hallaç. Ölü­mü, daha doğru söylemle öldürülmesi dünya siyasetinin en barbarı, en gaddarı ve en acımasızıdır. O’nu çekemeyenler, onun dehasına onun te­orik bilincine erişemeyenler bu büyük bilginin önce kollarını bacakla­rını, ardından da kafasını kesip halka teşhir ettiler, yani halkın arasın­da böylesine kimseler çıkmaması için gözdağı verdiler.

Önce işkence yapılıp, sonra kolları bacakları kesilen bu bilgin Nasıl birisidir?

858-922 tarihleri arasında yaşayan Hallacı Mansur, Baba mesleğin­den gelen “pamuk atıcısı” anlamına gelen Hallacı lakabıyla tanınmış­tır. Tam adı Hüseyin İbn Mansur Hallac’dır. Beyza’nın Tur yöresinde doğup, Bağdat’ta öldürülmüştür.

Beyza yöresi Abbasi halifeliğine bağlı olmasına karşın halkının di­ni tümüyle İslam değildi. Genellikle eski İran Zerdüşt dini ile Mani di­ni etkileri bu yörede oldukça ağırlıklıydı. Hatta Hallacı Mansur’un de­de ve babası Zerdüşt dinindendi. Babası sonradan Müslüman olmuştur.

Hallacı Mansur küçük yaşlarda bilime ilgi duymaya başladı. Önce­leri tasavvufa yöneldi. Genç yaşlarda çeşitli dinleri inceleme fırsatı buldu. Kendisini kısa sürede yetiştirdi. Değişik din adamlarının derslerine, tartışmalarına katıldı. Hallacı’nın en yakın arkadaşları değişik din­lerden ve milletlerden kimselerdi. Doğduğu, yetiştiği kent Türk düş­manlığıyla ünlü bir yer olmasına karşın Hallacı her zaman Türklerle birlikte olmuş, onlarla arkadaşlık kurmuştur.

İlk dini derslerini Sünni hocalardan almış, ona göre yetiştirilmek is­tenmiş, zamanla kafasında değişik sorular oluşmaya başlayan Hallacı, bununla yetinmemiş, arkadaşları aracılığıyla, seyahatlere çıkıp, araş­tırmalarında yeni bulgular eşiğinde kafasında beliren soruları yavaş yavaş ortaya koymaya başlamıştır. İran’daki mezhep çatışmaları yüzün­den genç yaşlarda bulunduğu Tur yöresinden kaçmak zorunda kalmış­tır. Arap kültürünün önemli mutasavvıflarından Sehl bin Abdullah et Tusderi’ye bağlanarak ondan dersler almaya başladı. Tusderi ile Bas­ra’ya gitti. Ardından Bağdat’a gelerek Amr bin Osman el Mekke’ye bağlandı, burada ünlü bilginlerden bu Takup el Akta’nın kızıyla ev­lendi.

Artık Bağdat’ta adından söz ettirmeye başlayan bilgin, burada Cüneyd-i Bağdadı ile tanışıp, ahbap oldu.

Bağdad’dan hırka giyindi. Cüneyd-i Bağdadı, onun en yakın dostları arasındaydı. Bu yakın ilişki­ler sayesinde, Hallacı birçok ünlü bilgin ve din adamıyla tanışıp, ilişki kurma fırsatı yakaladı. Kendisi de sürekli bilgilerini yeniliyor, görüşle­rine yeniden yön veriyordu. Zamanla Cüneyd-i Bağdadı ile aralarında fikir ayrılıkları çıkmaya başladı. Yakın arkadaşını fazla rencide etmek istemeyen Hallacı Mansur, yeniden Tuster’e dönmek durumunda kaldı.

Tuster’de sufi hırkasıyla uzun süre dolaştı. Giyim kuşamında çok derbederdi. Bir süre sonra Sufi hırkasını da üstünden atarak halk ara­sında dolaşmağa başladı.

Ateşli konuşmaları sayesinde kısa sürede çevresine yığınlarca insan toplamayı başardı.Tusder’in dışında İslam sınırları içerisinde yığınlar artık Hallacı’nın talipleriydi. Hallacı üç kez de hacca gitmiş gelmiş, ama yörenin bilginleriyle din adamlarından hadis ve fıkıhçılarla gide­rek ilişkileri koparmaya, onların yanlışlarını yüzüne vurmaya başlayın­ca araları bozuldu. Bu ara yolculuğa başladı. Türkistan, Hindis­tan, Çin bölgesinde de dolaştı. Bu gezilerinin ardından yeniden Bağdat’a dönerek, buraya yerleşti.

Yine her bilim adamı gibi Hallacı Mansur’la ilgili de çok menkıbe anlatılır. Anlatılan bu menkıbeler halk tarafından ya da yakın inananları tarafından o kişiye yüklenmek istenen yücelikten dolayı verilmiş bir sıfattır. Bir menkıbeye göre Hallacı Mansur Mekke’ye gittiğinde Cami avlusunda 1 yıl kaldığı ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılama dışın­da yerinden kımıldamadığı rivayet olunur. Her gün iki yudum su içip, bir ekmek kabuğunu kemirerek yaşadığı söylenir. Ne yağmur ne güneş onu etkilemenıektedir. “[1]

Yine adı geçen yapıtta onunla ilgili bir riva­yet daha vardır “Daha o dönemde kendisini tanrdaştırdığı hususunda-ki sözleri gündeme getirilir. Kendisinin de kuran gibi bir eser yazabi­leceğini söylediği rivayet olunur. Bunun üzerine Mekke ileri gelenle­rinden bazıları onu lanetlemiştir. Ancak Mekkeli Amr Mekki, onun bu tür konuşmalartnın ilhamdan başka bir şey olmayacağını belirterek Kur’anın insan tarafından yaratıldığını iddia eden bazı aşırı Mütezile yandaşlarından Hallacı farklı değerlendirmiştir.”[2]

Bu tür menkıbeleri halk istediği kişiye iyilik, yücelik olsun. diye böyle bir görev yüklemektedir. Hallacı’nın Mekke camii avlusundaki durumu onun fikirlenyle çelişkilidir. Sevenleri her ne kadar böyle bir rivayetin Hallacı’yı yücelttiğini düşünerek yapmış olsa da, bu rivayet onu düşüncelerinin tam tersinedir.

Hallacı Mansur, Bağdat’a ikinci yerleşmesinde sarayın aydın çevre­siyle sıkı işbirliği kurmuştur. Buradaki aydınlar Lois Massıgnon’un de­diği gibi “Bu aydınlar Şii kültüründen etkilenen Antik Yunan felsefesi’ ni bilen kimselerdi.”[3]Bağdat’da Tıp, Kimya gibi bilimleri de öğren­miştir. Yine burada Nasturi dini mensupları olanlardan Yunan felsefe­sini öğrenmeyi benimsemiştir. Bu bilgilerin ışığında Sünni din adamla­rıyla her türlü ilişkilerini kesmiştir. Çünkü Hallacı’nın fikirleri bunlar­la bağdaşmıyordu.

Hallac kendisine en büyük desteği veren Mavereinehir Türkleri sa­yesinde fikirlerini geniş kitlelere yayma fırsatını bulur. Hatta Türklerin kitle olarak Müslümanlığı benimsedikleri dönem bu dönemdir. Bunda hem Türklere hem de Kürtlere Hallacı’nın büyük etkisi olmuştur. Halla­cı’nın görüşleri Müslümanlığın katı kurallarından uzak, yumuşatılmış bir Müslümanlık olarak Kürt ve Türk topluluklarının karşısına çıkmak­tadır.

“Hallac’tan etkilenen ilk Türk Ozanı Ahmet Yesevi’dir. Yesevi ‘nin Hikmetleri, tamamıyla Hallac’ın etkisinde yazılmıştır. 0 da tanrı aşkı peşine düşer, Hallac’ı bulur. Hallac’ın tüm görüşleri”Enel Hak” anla­yışını doğrulayan Yesevi, onun ölümüne sebebiyet veren katı mollaları ele vermiştir .”[4]

Hallac’ın fikirlerini şöyle özetleyebiliriz:

Hallac’ın düşüncesininin temeli Enel Hak” dır. İnsanla tanrı bir var­lık düzeninde birleşir. İnsanın manevi özü tanrıyı yansıtır. Görünüşte ayrı gibi sanılan varlıklar özde birdir. Ayrılık ancak görünüştedir. Tan­rı insanı kendisine benzeterek yaratmıştır. Bu nedenle tanrının dostlu­ğuna ermek için “kalbini iyi işlere veren zevklerden kaçan, bu nedenle de tanrıya kulluk için benliğini kullanmak gerekir. Tanrının ruhu İsa’da olduğu gibi ruhunu hulul eder. Hallac bu konuda dinlerin birliğini de öne sürer.”

İnsan konuşan, düşünen, hareket eden bir tanrıdır. Tanrı insanla birlikte görmezlikten kendisini sıyırıp görünen bir varlık durumuna ge­çer.

İnsanlar soyut şeylerden kurtulup, derine inmelidir.

Beden insanda salt maddi ilişkilerin düzenlenmesi içindir. Madde­nin nedensellikleri içinde hapsolunan insan tutsaklığı benimsemiştir. Ruhun rehberi, yol göstericisi yürektir.

Ecel ve mahşer günü insan doğmadan belirlenmiştir. Doğumdan yaşamın tüm aşamalarına varana kadar her şeyi veren tanrıdır.

Kuran-ı Kerim’e göre Allah’a kimse ulaşamaz. 0 gizli bir hazine­dir. Hallac’a göre insanla tanrı arasında fark gözetilmemelidir.

Yüreğini temiz tutan, açık olan kimse Allah’la konuşabilir, anlaşa­bilir. Bu konuda yürek yol göstericidir.

İnsanda Allah’ın tüm sıfatları bulunur. Allah güzelliktir, hoşgörü­dür, bağışlayıcıdır, bilimdir, akıldır, sevgidir.

Hz. Muhammed Allah’ın görevlendirdiği bir elçisidir. Ona itaat et­mek Allah’a itaat etmektir. Hz. Muhammed’in sözlerinden çıkan, onu yanlış yapan Allah katında yanlış yapıyor demektir.

Hallac’ın vahdeti vücut görüşü İslam’a yeni bir yorum getirdi. Hal­lac’ın fikirleri hem din adamları, din bilginlerine, hem de devlet yöneticilerine ters geliyordu. Herkes Hallac’ın cezalandırılması gerektiğini söylüyordu. 0 nedenle de 911 yılında Hallac yakalanarak yargılandı. 0 düşüncelerinden yine taviz vermedi. Dönemin Şafi Kadı­sı İbn Süreyc, Hallac’ın öldürülmesine karşı çıktı. Bu doğrultuda fetva vermekten kaçındı. Ardından Maliki Kadısı Ebu Ömer ve İbn Mücahit ile İbn Buhlul da bu fetva olayını tersine verdiler. Verdikleri fetva ge­reğince Mansur ortadan kaldırılamazdı. Vezir Hamid’in baskılarına karşı teslimiyetçi bir çizgi izleyen Ebu Ömer’in, yeniden verdiği fetvayla Hallac öldürülebilecekti. Ve Hallac da önce kırbaçlandı, kolları, bacakları kesilerek asıldı, sonra başı kesildi. Böylece hem yöneticiler, hem halife, hem de din adamları rahatladı.

Ama Hallac’ın bedeninin gitmesi,onun fikirlerinin ortadan kaldırıl­masına güç vermedi. Aksine bu öldürülerek yok etme mantığı Hallac’ın fikirlerinin daha kısa zamanda yayılmasına olanak sağladı. Bu olay Hallac’a güç verdi.

Hallac-ı Mansur Arap kökenli olmasına karşın bütün ırkları, bütün dinleri, bütün insanları bir bildi. O’nun felsefesi en çok Türkler arasın­da benimsendi, yaygınlaştı. Horasan ve Anadolu Aleviliği Hallac’dan çok etkilendi. Ahmet Yesevi, Ebul Vefa gibi büyük Horasan Pirleri Hallac’ın fikirlerindeki zenginlik, aykırılık, hoşgörü, insan-tanrı sevgi­sini okullarına taşıdılar.

Mevlana’dan Hacı Bektaş’a, Seyit Nesimi’den Pir Sultan Abdal’a kadar Hallaç etkileri ve sevgisi yaşatıldı. 0 nedenle Hallacı Anado­lu Aleviliğinin temel köklerinden sayıyoruz.


[1] MASSİGNON,Luis; Öktem, Niyazi, Hallac-ı Mansur s.15
[2] Age.s.15
[3] Age.s 23
[4]  ÖKTEM, Niyaz, age.s.69